MESAJLARIM
Müslümanlar birbirlerine merhamet etmeyi öğrenemedikleri müddetçe, dünyanın her yerinde müslümanlara zulmeden küfür güçlerinden de merhamet bekleyemezler.
İsrail İle İlişkilerde Müslümanca Bakış Açısı // (Faruk Köse)

Facebook da paylaş   Google da paylaş   Twitter da paylaş

17.04.2013

İnsanlık, tarih boyunca “Siyonist Yahudi kafası”ndan çok çekti. Bu kafa lânet olasıca bir mantalite taşıyor. İnsana karşı kadir-kıymet bilmez, Allah’a karşı sürekli isyan halinde, bütün insanlığı kendileri için hizmetkâr olarak telakki eder. Fesadın ve kirli hayatın mümessili olarak, bütün dünyayı ifsad etmek için ne gerekiyorsa yapar.

Siyonist yahudi kafasının devlet olmuş hali İsrail ile bir süredir diplomatik ve politik alanda görülen gerilim, bugünlerde yerini sükûnete bıraktı. Hem de sıradan bir “özür dilerim” cümlesiyle.

Ancak, acaba Tevhidi dünya görüşüne sahip müslümanlar, İsrail'in özür dilmesini nasıl okumalı? Gazze’ye ablukanın kaldırılması sözünde İsrail ne kadar samimi? Gelişen olaylarda Filistin, Gazze, Mescid-i Aksa özgür olacak mı? Bu sualler net olarak cevap bulmadan, İsrail ile ilişkilerin mahiyeti ve bundan sonraki seyri biçimlendirilemez. Çünkü her şeyden önce Mavi Marmara şehidlerinin yola çıkış gayelerine ihanet edilemez.

Derinliğe bakmayıp kabukla ilgilenenler “özür dilettik” gururuyla İsrail’le kucaklaşmak için kollarını açılmış beklerken, Siyonist Yahudi kafasının prestij üssü olan İsrail, yeryüzünü dizayn etmeye devam ediyor; “Siyonist Terör Üssü İsrail”, melanetlerini sürdürüyor. Gazze hâlâ abluka altında ve azar azar ölüyor. Ancak “müslümanım diyenler”, üzerlerinde “ölü toprağı” varmışçasına sessiz ve tepkisiz. Ümmet birliği yok, müslümanlar “boş işler”le uğraşmaktan “asıl iş”ini yapmaya vakit bulamıyor.

İsrail ile ilişkileri Hükümetin insafına ve inisiyatifine bırakmak müslümanca bir tavır olmasa gerek. Çünkü Hükümet’in bazı angajmanları var. Temsil ettiği “Cumhuriyetin duyarlılıkları”nı taşımak zorunda, duyarsızlıklarını sürdürmeye memur. Haliyle, asıl iş müslümanlara düşüyor.

Türkiye, İsrail ile ilişkilerin “eski haline gelmesi için” üç şart ileri sürmüştü: “İsrail özür dileyecek, Mavi Marmara’da şehid olanların ailelerine tazminat ödeyecek ve Gazze’ye uyguladığı ambargoyu kaldıracak...” İsrail, tazminat ödemeye hazırdı, ama diğer iki şartı kabul etmediğinden ilişkiler düzelmiyordu. Ancak şimdi görüyoruz ki, ticari ilişkiler daha da artarak süregelmiş. Demek ki ipler sadece politik ve diplomatik alanda gerilmiş. Politika icabı... Gerçi bu da bir şeydir, ama “sanki İsrail’in canına okumuşuz, perişan etmişiz gibi” bir algıyla sunulması gerçekten dürüst politikayla bağdaşmıyor.

Şimdi ilişkilerin düzelme yoluna girmesiyle zafer edebiyatı yapanlar, müslümanın buna karşı hangi tavrı takınması gerektiğini gözardı ediyorlar. Oysa müslümanın tavrı şu olmalıydı:

“Türkiye-İsrail ilişkilerinin düzelmesini istemiyorum. Hiçbir “yahudi”yi sevmiyorum; “siyonist ideoloji”ye sahip olanını ise son derece tehlikeli ve insanlığın, acilen kurtulması gereken bir tehlike olarak görüyorum. İsrail’i “devlet” olarak değil, “yahudi terör üssü” olarak görüyorum. İsrail’le ilişkilerin diplomatik ve politik olarak belli bir düzeyde tutulmasını, diğer alanlarda hiçbir şey olmamış gibi davranılmasını, hatta ticari ilişkilerin daha da gelişmiş olmasını son derece yanlış ve ikiyüzlü bir politika olarak görüyorum.”

İsrail’le ilişkiler konusundaki sorumluluğu Hükümet’in omuzlarına yıkıp kenardan seyretmek müslümana yakışmaz. Zira; İsrail’e kızıp Hükümet’e rol biçen pek çok kişi, cebinde taşıdığı kredi kartı ile yaptığı her alışverişte, ağzında tüttürdüğü sigara ile, tükettiği envai çeşit ürünlerle yahudi sermayesini güçlendiriyor. İsrail Gazze’ye ambargo uygularken, müslümanlar yahudi malları kullanarak onlara finansal destek çıkıyor. Bu arada kimsenin aklına, her ne pahasına olursa olsun, her ne mahrumiyetle karşılaşılırsa karşılaşılsın, yahudi ürünlerini toptan ve kesintisiz olarak boykot etmek gelmiyor. Gelse de kimse bunu uygulamıyor.

Sen hem İsrail’in gerçek gücü olan “küresel sermayenin kontrolü”ne katkıda bulunarak İsrail’i güçlendirecek; yahudi ürünlerini satın alarak onlara finansal destek çıkacaksın, hem de İsrail’ tavır koyduğunu düşüneceksin! Ne traji-komik değil mi?

Yani İsrail ile ilişkiler konusunda Hükümet’ten önce “müslüman toplum”un yapması gerekenler var. Ne pahasına olursa olsun, yahudi sermayesinin karıştığı bütün ürünlere karşı katı bir boykot!... Eğer müslümanlar boykot uygulamazlarsa, İsrail’e şu avansı vermişler demektir:

 “Korkma İsrail, endişe etme... Sürdür katliamlarını, öldür mazlum Filistinli müslümanları... Aldırma gözyaşlarına, boş ver masumiyeti, es geç hakkı-hukuku; bebeklerine kadar öldür... Merak etme; biz, “müslümanlar” olarak sonuna kadar arkandayız. Bakma “mazlum edebiyatı” yaptığımıza, arada bir “efelenip” nutuk attığımıza; “her şeyimiz”le seni desteklemeye devam ediyoruz... Sen de devam et Filistinli mazlum mü’minleri katletmeye... Muharref Tevrat’taki katliam emirlerini aynen uygula... Onların her şeylerini tamamen imha et, hiçbir şeyi ayırdetmeksizin... Filistinlileri kıyımdan geçir ve ülkesini helâk et. Neyi var, neyi yoksa... Erkeğini ve kadınını... İhtiyarını ve gencini... Genç erkeklerini ve genç kızlarını... Çobanını ve sürüsünü... Çiftini ve çiftçisini... Yönetilenini ve yönetenini... Hiçbirine acıma... Filistinlileri yok et; tâ ki artık Filistin’de yaşayan tek müslüman kalmayıncaya kadar... Onları kasaplık koyunlar gibi ayır ve öldürme günü için onları hazırla... Sonra onları boğazla... Kanlarını iç, etlerini ye... Sarhoş oluncaya kadar kan iç... Onların burnunu ve kulaklarını kes... Merak etme, öldürdüğün Filistinliler için acıyan, feryad eden, yardıma koşan da olmayacak... Öldürmekle de kalma, vücutlarını delik-deşik et... Yavrularını da gözlerinin önünde katlet... Filistinli müslümanlara ambargo uygula, yiyecek hiçbir şeyleri kalmasın, içecek bir damla suları olmasın. Onları kıtlıkla öldür; buna rağmen ölmeyenler olursa, katil askerlerinle tarat, uçaklarınla bombalayıp öldür... Kimsenin feryadına da aldırma... Katliamlarından emzikteki çocuk da, ak saçlı ihtiyarlar da nasibini alsın... Sürekli saldır, ölüm kussun silahların; uyguladığın ambargoyla da içeriden yok et onları... Evlerini yağmala, yık... Kadınlarını kirlet... Hamile kadınların karınlarını deş, çocuklarına da acıma... Şehirlerini yık, harabeye çevir... Ağaçlarını kes, su kaynaklarını kapat, tarlalarını yok et...”

Evet, eğer müslümanlar yahudi mallarını boytok etmezlerse, İsrail’en en büyük destekçisi olarak işte bu avansı İsrail’e vermişler demektir.

Bu durumda İsrail’in en büyük destekçisi, “müslüman kılıklı kalabalıklar”dır; “müslüman kılıklı siyasetçiler”dir, “müslüman kılıklı hocalar”dır; “İslam’a teslim olmayan müslümanlar”dır... İsrail’in en güçlü silahı, müslümanların “müslümanca” olamamasıdır; İslam ümmetinin “vahdet”i sağlayamamasıdır... İsrail’in en büyük güvencesi, “Kur’an’a iman ediyorum” diyen müslümanların, Kur’an’ın “cihad emri”ni terketmeleridir...

Biz müslümanlar böyle “paramparça” olduğumuz müddetçe, “Hak olan İslam”ı “hak üzere”, “Kur’an üzere” yaşamadığımız, “hayatımıza ve hayata hakim kılma mücadelesi”ne başlamadığımız müddetçe, “cihad ibadeti”ni terkettiğimiz müddetçe, işgal ettiği Filistin İslam topraklarında İsrail’in varlığını kanıksayıp, bir devlet olarak tanıdığımız müddetçe ve İsrail’e karşı, Filistin’den defolup gidinceye kadar topyekün savaşmadığımız müddetçe, İsrail’in korkmasına gerek olmayacak!... Bu durumda biz, “siyasetçi”mizle, “din alimi”mizle, “toplum önderleri”mizle, “avam”ımızla, “havas”ımızla İsrail’i desteklemeye, “finanse etme”ye devam ediyoruz demektir!...

İsrail, Filistin müslümanlarının tepesine yağmur gibi bombalarını yağdırırken çok rahat. Harcamaktan korkmuyor; çünkü müslümanlar İsrail’in harcamaları için finans kaynağı olmayı seve seve sürdürüyorlar. Yahudi mallarını tüketerek, paralarını yahudi sermayesine katarak İsrail’i finansal açıdan destekliyor, güçlendiriyorlar... İsrail Filistin’deki bebekleri bombalarken, bombaların parasını biz veriyoruz! Bu durumda İsrail’in, Gazze’yi vurmaya dair bir endişesi olur mu?

Bu hep böyle sürecek! Tâ ki İslam Ümmeti Kur’an’a sarılıp, “sahtekâr politikacılar”ın ve “satılmış hocalar”ın tasallutundan kurtulup, “güçlü bir önderlik”le İsrail’e karşı “topyekün cihad”a kalkışıncaya kadar!

Gazze’deki kardeşlerimiz, “Allah’ın lanetlediği yahudiler” tarafından katlediliyor. Halkı müslüman olan ülkelerin başındakilerin yaptığı tek şey ise, “hesap sorulacaktır” nutukları atmaktan ibaret. Oysa Yahudiden hesap sormak için bazı adımlar atılmalıydı. Mesela:

1- Başta Türkiye, Mısır, İran ve Suudi Arabistan olmak üzere, halkı müslüman olan ülkeler, “Gazze açıklarındaki uluslararası sularda ortak bir tatbikat” düzenleyebilirlerdi. Hava ve deniz birliklerinin katılacağı tatbikat, aralıksız -mesela- 3 ay sürdürülebilirdi.

2- Yahudiden hesap soracağını iddia eden ülkeler, “İsrail ile bütün ticari, sosyal, kültürel, askeri, diplomatik, teknolojik ilişkilerini kesme”yi gerçekleştirebilirlerdi. İsrail ile belli bir düzeyin üzerinde irtibatı olan bütün ülke, kurum, kuruluş ve şirketlerle de aynı şekilde ilişkileri kesebilir, ya da şarta bağlayabilirlerdi. Nasıl ki İsrail Gazze’yi abluka altında tutuyor, İsrail de tam anlamıyla abluka altına alınabilirdi. İsrail’e ait ya da İsrail’e giden hiçbir kara, hava ve deniz ulaşımının İslam coğrafyasından geçişine izin verilmeyebilirdi.

3- Bütün “yahudi mallarına tam anlamıyla boykot uygulanması” realize edilebilirdi. Hayati önemi haiz olanların dışında hiçbir yahudi malı asla halkı müslüman olan ülkelere sokulmayabilirdi. “Yahudi sermayesi İslam ülkelerinden çıkarılır”; hatta İslam ülkelerinde var olan yahudi sermayesi dondurulabilirdi. Yahudi sermayesinin doğrudan ya da dolaylı olarak İslam ülkelerinde iş yapması önlenebilirdi.

4- Uluslararası alanda, bütün ülkeler tek tek ve yoğun olarak markaja alınabilir, uluslararası kurum ve kuruluşlarla sürekli ve aralıksız temas kurulabilirdi. Böylece İsrail’in zulmü gündemde tutulir, diğer ülkelerin İsrail’e tavır alması için baskı kurulabilirdi.

5- Türkiye, Mısır, İran ve bölgenin diğer halkı müslüman olan ülkeleri bir araya gelip, aralarında askeri, ticari, sosyal, kültürel, iktisadi Pakt kurabilir ve Filistin’i de bu Pakt’a dahil edebilirlerdi.

6- ABD, Rusya, Çin, İngiltere, Fransa başta olmak üzere, “İsrail’e etki edebilecek ülkelerle ticari ve askeri ilişkiler dondurulur”, çözüm -aynı oranda- onların İsrail’e olan desteklerini çekmelerine bağlanabilindi.

Eğer bunlar yapılabilseydi, işte o zaman “kanı yerde kalmayacaktır”ın, “hesabı sorulacaktır”ın bir anlamı olurdu. Ama şimdi, her zaman olduğu gibi kitlelerin “gazını alma”ya yönelik popülist laflardan öte bir anlam ifade etmiyor söylenenler.

Bütün bunların üzerine, İsrail güya özür dileyerek, Türkiye ile Mavi marmara saldırısı sonrası gerilen ilişkileri düzeltme yoluna gitti. Bu sözde özür üzerine zafer naraları atılmaya başlandı. Oysa zafer naraları atmak yerine, durumu sükûnetle değerlendirip, ardından nelerin gelebileceğine bakılmalıydı. “Özür ambalajı”nın içinde ne var, ne yok? Dereyi görmeden paçaları sıvamamak, gördüğümüzde, iyi yüzücü değilsek suya dalmamak gerekirdi.

Dikkat edin, her ne kadar Türkiye’nin “üç şart”ı varsa da, şimdi öne çıkarılan, ikisi: “Özür” ve “tazminat.” Gazze’ye “ablukanın kaldırılması” meselesi, laf arasında gevelenip geçiştiriliyor. Dünya basını gelişmenin sadece bu iki yönü üzerinde duruyor. Ancak her nedense, sanki üç talep de gerçekleşmiş gibi bir izlenim uyandırılırken, manşetlerde sürekli “İsrail özür diledi” cümleleri gösteriliyor. Böylece “özür”e odaklandırılan “toplumsal algı”, Gazze’ye uygulanan ablukadan uzaklaştırılmaya çalışılıyor.

“Özür” cümleleri çok önemli. İsrail Başbakanı “özür dileriz” demiyor; “üzüntülüyüm” diyor. Gemi baskınından mı? Hayır! İsrail-Türkiye ilişkilerinin bozulmasından... Yine baskını değil de, baskın sonucu ölümleri “operasyonel hata” olarak nitelendiriyor. Yani baskını savunuyor, ama sonucun öyle bitmesinden, o da ilişkiler bozulduğu için üzüntü duyuyor. Ancak bütün bu kayıtlardan sonra, baskından değil, “can kaybına veya yaralanmaya yol açan hatalardan dolayı” özür diliyor. Ambargo konusunda ise, tanımsız ve mahiyeti belirsiz bir “sükûnet devam ettiği müddetçe” kaydıyla, “sivil halkın kullanacağı malların Gazze’ye girişine ilişkin kısıtlamaların kaldırdığını” söylüyor. Yine dikkat, ambargo kalkmıyor, sadece konjonktür gereği kontrollü ve şartlı izin veriyor; “sükûnet devam ettiği sürece” ve İsrail’in kontrolünde olmak kaydıyla...

Peki “sükûnet” nedir? Buna kim karar verecek? Filistinli insan, hakkını ararken, Mescid-i Aksa’nın işgaline direnirken, yahudi yerleşimcilerin talanlarına karşı koyarken, İsrail askerlerinin evini başına yıkmasına karşı dururken vs. sükûneti bozmuş sayılacak mı? Bunlar meçhul. Yani abluka konusu arada kaynadı gitti gibi görünüyor.

Zaten İsrail Başbakanı Netanyahu, fazla dayanamayıp ağzındaki baklayı çıkareverdi. Meğer, özür dilemelerinin ana sebebi, Suriye'deki durum imiş.

Bu durumda, aşağıdaki şartlar yerine getirilmeden “özür” de kabul edilemez, İsrail ile ilişkiler de geliştirilemez.

1- “Özür”ün İsrail başbakanının ağzından telefonla söylenmesi yetmez; İsrail Bakanlar Kurulu kararı ile yazılı olarak, resmi yollarla yapılmalı.

2- Tazminat konusu hemen ve nitelikli olarak sonuçlandırılmalı.

3- Gazze ablukası karadan, denizden ve havadan, kayıtsız-şartsız ve derhal kaldırılmalı. İsrail resmen, açık ve net olarak, “Gazze’ye abluka”nın tümüyle kaldırıldığını dünyaya açıklamalı. Bunun test edilmesi için Gazze’ye karadan, havadan ve denizden, İsrail gümrüğüne takılmadan, doğrudan Filistin gümrüğünden girişler yapılmalı. Başbakan, Mayıs’ta Gazze’ye doğrudan inmeli. Mavi Marmara yeniden yola çıkıp, Gazze limanına yanaşmalı ve yükünü Filistinlilere teslim etmeli.

4- Gazze’ye karadan, denizden ve havadan girişler sadece Gazzelilerin kontrolünde ve tam serbestiyet içinde olmalı. Gazzelilerin uluslararası ilişkilerinin mahiyetine ve Gazze’ye giriş çıkışlara sadece Gazzeliler karar vermeli.

5- İsrail, Gazze’deki yahudi yerleşim alanlarını derhal tahliye etmeli.

6- İsrail, Gazze’ye askeri müdahalede bulunmayacağını taahhüt etmeli.

7- İsrail, bu zamana kadar evlerini yıktığı, bağını-bahçesini bozduğu, maddi ve manevi zarar verdiği Filistinlilere verdiği zararların bedelini ödemeli.

8- İsrail hapishanelerinde tutulan Gazzeliler derhal salıverilmeli.

9- Kudüs’ün İslami kimliğinin korunması ve yahudi işgalinden kurtulması sağlanmalı. Öncelikle de İsrail askerleri Mescid-i Aksa’dan ve civarındaki belirli bir alandan derhal çekilmeli, buraya giriş-çıkışlar yahudi kontrolünde olmamalı. Mescid-i Aksa ve civarında belirlenecek bir alan, uluslararası koruma altına alınmalı ve dokunulmazlık statüsünde Filistinlilere teslim edilmeli.

10- Yurtlarından zorla sürgün edilen 6 milyon Filistinli vatanlarına dönmeli, çıkarıldıkları evlerine, topraklarına yeniden sahip olmalı.

11- Filistin İslami direnişi yalnızlaştırılmamalı; Filistin’deki özgürlük mücadelesi demokratik-liberal bir zemine çekilmemeli. Filistin halkının, kendi inancına uygun bir devlet yönetimi kurmasına fırsat verilmeli.

12- İsrail’in bu zamana kadar yaptığı melanetlere meşruluk kazandırılmamalı.

13- Filistinlileri ve Mavi Marmara’dakileri katleden İsrailli bütün yetkililer ve failler, uluslararası mahkemelerde yargılanmalı. Gemiye saldırı emrini verenler ve icra edenler, taammüden adam öldürmekten cezalandırılmalı.

14- Gazzelilerin sağlık, barınma ve beslenme ihtiyaçlarını rahatlıkla karşılayacağı serbest dolaşım imkânları sağlanmalı.

15- Gazze halkının uluslararası ticaret yapmasının önündeki bütün engeller kaldırılmalı.

16-  İsrail, sadece Türkiye’den değil, Filistin halkından da özür dilemeli.

İsrail’in, öyle sanıldığı ve sunulduğu gibi sadece “Türk diplomasisinin başarısı”ndan ötürü politika değiştirmediğini, bunun, kendi “çıkar dengeleri” açısından geldiği “aşamanın sonucu”nu gösteren “stratejik bir hamle” olduğunu unutmamak lazım. Yine İsrail’in, sanki Filistin’in asli sahibiymiş de, Filistinlilere, bazı haklar ihsan ediyormuş havasına girmesine de izin vermemek lazım.

Özür ön plâna çıkarılarak, Gazze’ye uygulanan ambargo konusu gündemden düşürülemez. Nitekim İsrail Ulusal Güvenlik Danışmanı, “Türkiye’ye Gazze sözü vermedik” dedi bile. Şimdi konuşulan şu: Gazze amborgosu kaldırılmayacak, biraz yumuşatılacak. Mal girişi yine İsrail’in denetiminde olacak, ama bürokrasi azıcık hafifletilecek. Deniz ablukası hiç kalkmayacak. Gazze’ye gemi giremeyecek, balıkçılar denizlerden yararlanamayacak. Yani kesin olan şu: İsrail’in özür dilemesi, stratejik bir “hamle”den ibaret.

Hal böyleyken, Gazze’ye yardımların ve giriş çıkışların İsrail’in kontrolünden çıkması pratize edilmden İsrail’in, Gazze’ye uyguladığı ambargoyu kaldırmak için ileri süreceği hiçbir şart kabul edilemez.

Buraya kadar izah ettiğimiz çerçeve kurulmadan ve hayata geçirilmeden kesinlikle İsrail ile barış mümkün değildir. Çünkü kimsenin, kendi politik ikballeri adına ümmetin toprağını yahudinin tasarrufuna ve tasallutuna terketmeye hakkı ve yetkisi yoktur.

Giriş Tarihi: 17.04.2013   (1407)


Etiketler: İslam |  Kur'an |  şeriat |  din |  iman |  cihad |  Türkiye |  Muhammed |  Allah |  müslüman |  zulüm |  zalim |  mazlum |  yahudi |  halk |  devlet |  siyaset |  hukuk |  kanun |  yasa |  anayasa |  Faruk Köse |  insan |  insan hakları |  medyatizma |  politika |  meclis | 


Adı Soyadı
E-Mail

0 karakter girdiniz. | 1000 karakter kaldı.
Medyatizma Yandaki numarayı giriniz

 
YORUMLAR

E-Posta: farukkose@hotmail.com       -       Twitter: https://twitter.com/FarukKose52