MESAJLARIM
Müslümanlar birbirlerine merhamet etmeyi öğrenemedikleri müddetçe, dünyanın her yerinde müslümanlara zulmeden küfür güçlerinden de merhamet bekleyemezler.
“Başkanlık Sistemi Gelsin de Nasıl Olursa Olsun” mu Diyeceğiz? // (Faruk Köse)

Facebook da paylaş   Google da paylaş   Twitter da paylaş

06.11.2015

Müslümanlar için asıl yönetim sisteminin “Hilafet” olduğu malûm. Bunun için tüm müslümanlar, “rejim değişikliği” ile “Hukukta Şeriat, İdari mekanizmada Hilafet”e geçmek için çalışmakla yükümlü. Bu sebeple gündemin ana konusu olan “Başkanlık Sistemi”ne çok fazla umut bağlamamak gerektiği kanaatindeyim. Çünkü benim için önemli olan, devletin “Başkanlık” veya “Parlamenter” olsun, ya da başka bir şey olsun, “hangi sistem”le yönetildiği değil, bundan önce “nasıl” ve “hangi rejim”le yönetildiğidir. Bu yüzden, “Başkanlık Sistemi”ni tartışmanın yanında, bundan daha çok “rejim değişikliği”ni tartışmayı daha yerinde buluyorum.

Esas sorunumuz “sistem sorunu” değil, “rejim sorunu.” Bu yüzden, eğer “rejim” değiştirilmeden sadece rejimin “işleyiş sistemi” değiştirilirse, esas soruna çözüm bulunamaz. Eğer “Kemalist-Laik rejim” ile “dindar millet” arasında baştan beri var olan uyuşmazlık ve anlaşmazlık “rejim değişikliği”yle giderilmezse, sistemi değiştirmenin önemi kalmaz. Zira büyük çoğunluğu dindar olan topluma cebren uygulanan “Kemalist Laiklik”in “sistem sorunu” değil, “rejim sorunu” olduğu kuşku duyulmayacak bir gerçek. O yüzden, “dindar topluma uygulanan Laik-Kemalist rejim” değiştirilip “toplumun dinine uygun hal”e getirilmediği sürece, sistemin Parlamenter ya da Başkanlık olmasının hiçbir önemi yok. Bu yüzden, meseleye sadece “sistem” açısından bakılması, “dindar toplum” için değişen hiçbir şey olmayacağı anlamına gelir.

Esas sorunumuzda, yani rejimde değişiklik olmayacaksa, sistem “parlamenter” değil de “başkanlık” olsa ne yazar, “başkanlık” olmasa da “parlamenter” kalsa ne farkeder? Yani “sistem”in “başkanlık” ya da “parlamenter” oluşundan ziyade, o sistem ile uygulanan “rejimin niteliği”nin ne olduğu daha önemli. Bu yüzden, “Başkanlık Sistemi” kurgulanmadan önce, Başkanlık sisteminin “hangi rejim”i yürüteceği belirlenmeli. Bunun yolu “rejimi değiştirmede radikal davranıp, rejimin yerleşik tabularını yıkmak”tan geçer. O halde Türkiye’de “Başkanlık Sistemi”nin anlamlı olabilmesi için, “rejim bakımından nasıl bir değişime ve dönüşüme ihtiyaç olduğu”na bakmak lazım.

Başkanlık sistemi, “yasama-yürütme-yargı” diye tabir edilen klasik “güçler ayrılığı” üçlemesinde, “yürütme gücü”nün nasıl kullanılacağına dair bir “yöntem”den, bir organizasyon tipinden öteye bir şey değil. Yani “başkanlık sistemi” bir “ideal” değil, “olsa da olur” kabilinden bir “yönetme mekanizması”; “güçler ayrılığı”ndaki “yürütme erki”nin hangi sistemle tatbik edileceğinden ibaret. Bu bakımdan, İran gibi “İslam Şeriatı”na dayanan sistem de, ABD gibi “demokrasi”ye dayanan sistem de, “kabile egemenliği”ne dayalı Afrika ülkeleri de, “istikrarsız” Latin Amerika ülkeleri de hükümet etme sistemi itibariyle başkanlıkla idare edilebiliyor. Yani sadece, salt “hükümet etme biçimi” olarak “başkanlık sistemi” gelince her şey yoluna girmiyor, hatta “rejim”e dair hiçbir şey değişmiyor.

O halde Türkiye’de “yürütme gücünün işleyiş mekanizması” değiştirilip “parlamenter sistem”den “başkanlık sistemi”ne dönüştürülecekse, bunun ülke ve toplum için anlam taşıyabilmesi, yenilik ve dinamizm oluşturabilmesi, toplumu mutlu edebilmesi için, sadece “hükümet etme sistemi”ndeki değişikliğin çok da yararı olacağını düşünmüyorum.

Sistem değişikliğinin herhangi bir yararı olabilmesi için, geçilen yeni sistemin içinde tatbik edileceği “rejim”in de değiştirilmesinin lazım. Bu bakımdan, “başkanlık sistemi”nden önce “rejim”in konuşulması, önce rejimin değiştirilip “toplumun inanç, kimlik ve kişilik değerleri”ne mutabık bir rejime geçilmesi; rejim değişikliğine paralel olarak, “yeni rejimin yürütme erki”nin başkanlık olup olmayacağı üzerinde kafa yorulması yerinde olacaktır. Aksi taktirde, “umulan yararlar”ı temin etmek mümkün olmaz, hatta “muhtemel yol kazaları” durumunda mevcut “toplumsal huzursuzluk” bütün alanlarda katlanarak devam eder.

O halde “sistem değişikliği”yle efor tüketileceğine, “yeni bir rejim kurmak” gibi esas işe yönelmek evlâdır. Nedir “yeni rejim?” derseniz, lafı dolandırmadan doğrudan söyleyeyim: “Hukukta Şeriat, İdari mekanizmada Hilafet.”

Bir işi gündeme taşırken anlık düşünmek, günübirlik hesap yapmak, esaslı çözümlere ulaşmayı hedeflememek, “geleceği inşâ etme projesi” yapmamak “bize özgü bir siyaset tarzı” olsa gerek. Ben, “Başkanlık sistemi” tartışmalarında bunu görüyorum. Zira bazıları ne olduğuna bile bakmadan savunuyor, bazıları da aynı bilgisizlikle karşı çıkıyor. Oysa asıl üzerinde durulması gereken husus daha temelde. Bu yüzden “sistem”den önce “rejim” değişikliğini önceliyorum.

“Başkanlık” sistemi, “yasama”, “yürütme” ve “yargı” organları arasında kesin bir “ayrım”a ve “denge”ye dayanan, yasama ve yargı organlarının denetimi dahilinde, “yürütmenin geniş iktidar imkânlarına sahip olduğu” bir yönetim sistemi. Bu tanım kapsamında “tarihi, sosyolojik ve siyasal şartlar”a göre birbirinden farklı başkanlık sistemleri oluşturulabilir.

Nitekim dünyada Afganistan, ABD, Arjantin, Azerbaycan, Belarus, Bolivya, Brezilya, Dominik, Endonezya, Ermenistan, Ekvator, El Salvador, Filipinler, Guatemala, Güney Kore, Haiti, Honduras, İran, Kazakistan, Kenya, Kolombiya, Kostarika, Liberya, Meksika, Nikaragua, Nijerya, Panama, Paraguay, Peru, Seyşeller, Sierra Leone, Sri Lanka, Sudan, Surinam, Şili, Tanzanya, Türkmenistan, Uganda, Uruguay, Venezuela, Güney Kıbrıs, Zambiya gibi ülkelerde birbirinden farklı nitelikleri haiz başkanlık sistemleri var. Ancak bu ülkelerin her birinin rejimleri farklı ve “hükümet sistemi”nin “başkanlık” olması bunları benzerve aynı güç ve dinamizme sahip hale getirmiyor. Bu yüzden başkanlık sistemi kurulurken ülkenin şartları dikkate alınmalı, “ülkeye özgü” olmasına dikkat edilmeli.

Tabiî ki “Türkiye için teşkil edilecek başkanlık sisteminin, Türkiye toplumunun özelliklerine uygun olarak dizayn edilmesi lazım.” Ama maalesef bizde “kopyacılık” esas. Nasıl ki Cumhuriyet kurulurken siyasi, hukuki, iktisadi ve sosyal sistem Avrupa’dan kopya edildi; şimdi Başkanlık de sistemi başka bir yerlerden kopya edilmek isteniyor. Her ne kadar dünyada uygulanan farklı “başkanlık sistemi” tipleri içinde en başarılı örnek olarak “ABD başkanlık sistemi” akla geliyor da olsa, Türkiye farklı “kökler”i olan, farklı sosyolojik, tarihi, düşünsel ve inanç özellikleri taşıyan bir ülke olması hasebiyle, kendine özgü bir başkanlık sistemi kurgulama başarısını gösterebilmeli diye düşünüyorum.

Bu kapsamda, evvela “Başkanlık sistemi” tartışması “politik inatlaşma”dan çıkarılıp “geleceği inşâ etme projesi”ne dönüştürülmeli. Geleceği inşa etme projesi ise ”sorunlu geçmiş”e sahip çıkarak, onu yeni bir formatla yeniden inşa ederek, “geçmişin tabuları”na sarılarak yapılamaz. Yani tekrarlamak istiyorum; önemli olan, “sistem”in “başkanlık” ya da “parlamenter” oluşundan ziyade, o sistemin uygulamada dayandığı “rejimin niteliği”nin ne olduğu, nasıl bir mahiyeti haiz olarak hayat bulduğudur. Bu yüzden “başkanlık sistemi”nden önce, “rejim”i yeniden kurgulamak gerek.

Madem bu noktaya geldik, Türkiye’de “başkanlık sistemi”nin anlamlı olabilmesi için, “rejim bakımından nasıl bir değişime ve dönüşüme ihtiyaç olduğu”na dair birkaç önemli hususa dikkat çekmenin de yeri geldi demektir. Türkiye’nin bu başarıyı gösterebilmesi için “rejimi değiştirmede radikal olabilmeli, rejimin yerleşik tabularını yıkmayı göze alabilmeli.” Zaten, aksi durumda ha “başkanlık” olmuş, ha “parlamenter”, değişen hiçbir şey olmaz. O halde, Türkiye’de “başkanlık sistemi”nin anlamlı olabilmesi için “rejim bakımından nasıl bir değişime ve dönüşüme ihtiyaç olduğu”na bakmamız lazım.

 “Rejimi değiştirme”nin göze alınması, bunda “radikal davranılması” ve “rejimin yerleşik tabuları”nın yıkılması hususunda kesin bir tutum içine girilmesi ilk adım. Yani artık mevcut rejimin bu ülkede yaşayan “insan kitlesi”ne uygun düşmediği, “sosyal bünye”nin bunu hiç hazmedemediği, artık bununla daha fazla yaşamaya tahammülünün kalmadığı, böyle giderse “rejimi yaşatma”yı, ama “toplumu imha etme”yi başarmakla tarihe geçileceği bilinmeli.

Artık “çağın gerekleri”ne cevap veremeyen, “toplumsal rıza ve onay”a dayanmayan, “müslüman toplumun asla içselleştiremediği” ve “derin yapılar”ın hayatiyetine gerekçe ve güç kaynağı olmaktan öteye bir fonksiyonu bulunmayan “Kemalist-Laik rejim”in gözden geçirilmesi, gereken noktalarda tümden değiştirilmesi ve “müslüman toplumun bünyesine uygun bir rejim”in tesis edilmesi gibi esaslı ve büyük bir adımı atmanın elzem olduğunu idrak etmek gerekiyor. Bu idrakle radikal bir adım atılmalı, gerçekten “toplumsal rıza ve onay”ı alabilecek “rejim ve sistem”i kurgulayabilen bir “kurucu ekip” teşkil edilerek, önce rejimden başlamak üzere, bu kapsamda bütün sosyal, siyasal-idari, hukuki-adli, iktisadi, tedrisi vb. sistemler, “eksiden eser kalmamacasına” yeniden inşa edilmeli; böylece “geleceğin inşası için gereken ana çalışmalar” yapılmalı.

Aslında “Başkanlık Sistemi”, yönetme biçimi olarak “Hilafet”e çok benzer. Hilafet'te de “Ehl-i Hal ve’l-Akt Meclisi” Halifeyi seçtikten sonra, Halife diğer bütün üst düzey kamu görevlilerini kendisi tayin eder. Hepsinin sorumluluğu da, tümünün başarısı da Halifenindir. Başkanlık sistemi de işleyiş mantığı bakımından bir nevi buna banziyor. Bu bakımdan, esas itibariyle bir müslümanın, “Başkanlık Sistemi”ne karşı çıkarak “Parlamenter Sistem”e razı olması gibi bir saçmalık sözkonusu olamaz.

Ancak burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta var: “Başkanlık sisteminin Diktatörlük sistemine dönüşmemesi” için gerekli “dengeler”in çok iyi bir şekilde kurulması ve “denetim yolları”nın etkin ve işlevsel olarak açılması lazım.

Bunun yanında, “yeter ki Başkanlık Sistemi geelsin de, ne olursa olsun, nasıl gelirse gelsin” türünden bir yaklaşım içine girilmesi son derece kötü sonuçlar üretir. Zira “rejim değişikliği” esas iken, “mevcut rejimin başkan eliyle yürütülmesi” gibi bir değişikliği “ulaşılması gereken en önemli hedef” saymak, sistemin kurulmasında pek çok yanlış/hatalı adımların atılmasına ve yapılan dengesizlikler sebebiyle felakete bile yol açar.

Nitekim bu tür yanlış adımlara dair emareleri görmeye başladık. “Başkanlık sistemi gelsin de nasıl olursa olsun” anlayışında olanlar var. Bunlar, Başkanlık sisteminin gelmesi kaydıyla mesela “Teröristbaşı’nın hapisten çıkarılması”nda, “Ayrılıkçı Kürt Hareketi”ni temsil eden terör örgütü PKK’nın talepleri arasında olan, “Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelere yerel özerklik”in verilmesinde, böylece ülkenin bölünmesinin önünün geri dönülmez bir şekilde açılmasında bir sakınca görmüyorlar. Bu son derece tehlikeli bir yaklaşım. Ülkenin parçalanması pahası getirilecek bir “Başkanlık sistemi”nin faydadan ziyade zarar getireceğini ispata gerek yok sanırım.

Bir başka önemli nokta, “denge sistemi” kurulmadan “Başkanlık sistemi”nin kurulmaması gerektiği. Yani Başkanın “diktatörlük eğilimi”ne girmemesi, girse bile bunu icra edememesi için gerekli “denetim ve güvenlik dengeleri”nin çok iyi oluşturulması lazım. Düşünsenize “milletin inanç, kimlik ve kişilik değerleri”ne yabancı ve hatta düşman birinin Başkan olduğunu... Nasıl bir ülke olacağımızı, hayatın nasıl zehir olacağını kestirebiliyor olmalısınız. Başkan “tek adam” olabilir, ancak “ülkenin tek sahibi” olmamalıdır.

Güçlü Başkanlık, “ciddi ve köklü bir değişim”e ihtiyaç duyan ülkemizde, “karar alma ve uygulama mekanizmasının hızlanması” için isteniyor. “Yanlış kullanıma müsait” olsa da, “köklü değişikliklerin hızlı bir şekilde yapılabilmesi için” böyle bir sistemin gerekli olduğuna ben de kaniyim. Eğer Başkanlık sistemi “ülkemiz için elzem olan değişimi yapabilecek bir mekanizma”yı hazırlamak için getirilecekse ve bu çizgide tutulabileceği garanti edilebilirse neden olmasın?

Ancak, bu müspet endişenin önemini ayırdedemeyen bir güruh, Başkanlık sistemi üzerinden “farklı ve tehlikeli beklentiler” içine girebiliyor. “Şovenistçe, diktatörce bir Başkanlık modeli” hayal edenler uluorta konuşmaktan çekinmiyorlar. Bunlar, başkanlık sistemi üzerinden “astığı astık, kestiği kestik bir diktatör” hayal ediyorlar. Onlara göre Başkanlık Sistemi, “hukukun olmadığı, tek bir adamın ağzından çıkanın yasa haline geldiği, verdiği kararların mahkeme kararı yerine geçtiği ve mahkemelerin tek adamın arzularına ve plânlarına uygun karar verdiği/verebildiği, yasama faaliyetlerinin tek adamın isteklerine göre biçim aldığı bir sistem.” İşte böyle “şovenistçe” bir yaklaşıma sahip olanların sesi çok çıkınca, esasta Başkanlık Sistemine karşı olmayanlar da çekince koymak durumunda kalıyor.

Çünkü bu tür hasta ruhlu insanlar, Başkanlık sistemi gelince insanlar tornadan çıkmış gibi “tek tip” hale geleceğini ve gelmesi gerektiğini düşünüyorlar. Tıpkı “28 Şubat Cuntası”nın, “tek tip vatandaş” projesi gibi. Bu sistemde farklı kültürlere, düşüncelere, yaşam biçimlerine, özlellikle de “iktidara/başkana karşı muhalefete yer olmayacağı”nı düşünüyorlar; olmaması gerektiğini tasavvur ediyorlar. Bu yüzden de “ötekileştirici, çatışmacı, ayrıştırıcı bir dil” kullanıp, ayrıştırılanları tümüyle tasfiye ederek “tek tip itaatkâr sürü toplumu” oluşturmayı ve bunun üzerine bir iktidar biçimlendirmeyi hayal ediyorlar.

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Aslında bunlar “Başkanlık Sistemi” değil, “Şovenist Diktatörlük” arzuluyorlar. Mensubu oldukları grubu ve siyasi ekolü öylesine aşırı bir taraftarlıkla önceliyorlar ki, bu taraftarlıkları, “rakip gruplara/ekollere karşı mutlak ve ezici bir üstünlük iddiası”na kadar varıyor. Haliyle söylemleri ve eylemleri kinle, nefretle biçimlenip “rakip gördüklerini ezip geçme, yok etme, kellesini alma” gibi duygulara kapılmalarına yol açıyor. Başkalarına karşı hiçbir hoşgörü taşımıyor, hiçbir müsamaha göstermiyorlar. Rakiplerini ezip geçmek için her yolu meşru sayıyorlar. Hiçbir farklılığa, özellikle de muhalefete tahammül edemiyorlar. Farklı herkesi ve her grubu kendisine/grubuna boyun eğerek “mutlak itaat eden sürülere dönüştürme ideali” taşıyorlar. Liderlerini kutsamaları, “liderim ne yapıyorsa doğrudur” anlayışına kadar varıyor. Hatta, lideri olmasa hiçbir iyiliğin/güzelliğin olmayacağını sanıp, zamanla kendisine bu iyilikleri/güzellikleri sağlayan liderinin, her ne yaparsa yapsın meşru olduğuna, dilediği tasarrufu yapma hakkının bulunduğuna inanmaya başlıyorlar. Başkalarının da kendi liderine kayıtsız şartsız itaat etmesini bekliyor; itaat etmeyenin ise başının ezilmesini talep ediyorlar.

Her ne kadar Ak Parti’nin getirmek istediği model bu değilse de, sistemi böyle isteyenler türemiş durumda ve bunların seslerinin çok çıkması insanları ürkütüyor. Bazılarının Başkanlık’tan beklentisi insanı dehşete düşürüyor: “Yönetim sistemine dair değişikliğin, birilerinden intikam almaya hizmet edecek bir mekanizmaya dönüştürülmesi”ni önerebilecek kadar “akıl tutulması” yaşayabiliyorlar. Bunlar adeta “Başkan”ı “kelle avcısı” olarak, “Başkanlık Sistemi”ni ise “Kelle Avcılığı” olarak tanımlamaya kalkışabiliyorlar.

Aslında bunların istediği Başkanlık değil, “farklılıkları ezip geçecek, başkalarına yaşama hakkı tanımayacak bir diktatörlük!” Buna kim rıza gösterir ki?

“Rejimin de düzeltilmesi” kaydıyla “Başkanlık”a itirazımız yok da, “diktatörlük hayalı” kuranlara geçit vermemek lazım. Tamamen “hükümet etme biçimi”yle alakalı olan bir sistemi, “şovenist bir diktatör üretmek” amacıyla veya beklentisiyle isteyen bu zihniyetin genel kabul görmesine, “hayatı berbat etme”sine izin verilemez. “Başkanlık”ı hukukun da üzerinde “diktatörlük” gibi algılayan, “Başkan”ı ise “intikam memuru” olarak gören böyle bir zihniyete itibar edilemez.

Ak Parti elbette “amigo zihniyetli tipler”in “şovenist arzular”ına hizmet eden bir “Başkanlık Sistemi” istemiyordur. Bunun için, bu tip hasta ruhlu insanların seslerinin kısılması ve sistemin gerçek kimliğiyle tartışılması lazım.

Bütün bunların üzerine şunu da söylemeden geçemeyeceğim: Sistem değişikliğiyle efor tüketileceğine, yeni bir rejim kurgusuyla esas işe yönelmek evla değil mi? “Fanilere odaklanmış sistem kurgusu”yla fırsatı kaçırmaktansa, hâlâ imkânlar eldeyken “Başkanlık Sistemi” tartışmasını “esas konu”yla, “Laik-Kemalist Rejim” tarafından yıkılan “Hilafet Sistemi”nin tekrar nasıl ihya edileceği ile sürdürsek, bunu konuşsak, artık buna kafa yorsak daha doğru değil mi?

Başkanlık sistemine karşı değilim. Ancak önemli olan, bu sistemin ne pahasına ve hangi nitelikleri haiz olarak getirileceği.

Giriş Tarihi: 06.11.2015  (2314)


Etiketler: İslam |  Kur'an |  şeriat |  din |  iman |  cihad |  Türkiye |  Muhammed |  Allah |  müslüman |  zulüm |  zalim |  mazlum |  yahudi |  halk |  devlet |  siyaset |  hukuk |  kanun |  yasa |  anayasa |  Faruk Köse |  insan |  insan hakları |  medyatizma |  politika |  meclis | 


Adı Soyadı
E-Mail

0 karakter girdiniz. | 1000 karakter kaldı.
Medyatizma Yandaki numarayı giriniz

 
YORUMLAR

E-Posta: farukkose@hotmail.com       -       Twitter: https://twitter.com/FarukKose52