MESAJLARIM
Müslümanlar birbirlerine merhamet etmeyi öğrenemedikleri müddetçe, dünyanın her yerinde müslümanlara zulmeden küfür güçlerinden de merhamet bekleyemezler.
Paris Saldırılarını Nasıl Okuyacağız? // (Faruk Köse)

Facebook da paylaş   Google da paylaş   Twitter da paylaş

15.11.2015

Latince kökenli “terör” kavramı Türkçe’ye Fransızca’daki “terreur” kelimesinden geçmiş. Kavram, Fransızca Petit Robert sözlüğünde şöyle tanımlanıyor: “Bir toplumda bir grubun halkın direnişini kırmak için oluşturduğu ortak korku.”

Tarih boyunca “terör” kavramının pek çok tanımı yapılmış. Medyatizma’daki “Terör ve Terörizm Tanımları” başlıklı dosyada buna dair ayrıntılı bilgi bulabilirsiniz. Bu ayrıntıya burada giirmesem de, Paris’e gelmeden önce, birkaç dönüm noktasına kısaca temas etmek istiyorum.

İlk zamanlarda “terörizm”in, “adaletin sağlanmasında takip edilecek bir yol” olarak tanımlandığını görüyoruz. Mesela Roma’da zorbaları öldürenlerin alkışlandığı olmuştur. Yine, Platon ve Aristo’nun öğretisine uygun olarak Antik Yunan’da, zorbaları öldürenler “mili kahraman” olarak kabul görmüşlerdir.

Ancak tarihte bilinen “en eski terör hareketi” olarak, MS 1. YY’da Filistin’de kurulan “Zealots” veya “Sicarii” örgütünün eylemleri gösteriliyor. Eylemini gündüz ve kalabalık mekânlarda gerçekleştiren örgüt elemanı, herkesin içinde kurbanını hançerledikten sonra, kargaşadan yararlanıp kalabalığın arasına karışıyor ve izini kaybettiriyordu. Herkesin saldırıyı görmesini saylayarak, insanlar arasında “korku, tehdit ve karmaşa” oluşturuyorlardı. Örgütün, suikastlerden başka “hırsızlık”, “adam kaçırma” ve “yol kesme” eylemleri de vardı.

Tarihteki en dikkat çekici bir diğer terör örgütü, Hasan Sabbah tarafından kurulan “Haşhaşiler”di. XІ. YY’da İran merkezli olarak İran, Suriye ve Mısır’da faaliyet gösteren Haşhaşiler, “müslüman devlet adamları ve toplum önderlerine karşı düzenledikleri suikastler”le meşhurdu. Haşhaşiler, İslam’a saldırmakla ve müslümanların topraklarını işgal etmekle suçladıkları Hıristiyan yöneticilere de saldırılarda bulunmuşlardı. Örgüt militanları “uyuşturucu bağımlısı” yapılıp, “Cennet vaadi” ile eyleme gönderiliyordu.

Sözü uzatmadan 1800’e doğru gelelim. Ne gariptir ki, bugün büyük bir “terör saldırısı”na maruz kalan Paris, “Fransız Devrimi” ile birlikte, tarihte ilk kez “terör” kelimesinin günümüzdeki anlamını kazandığı yer oldu. Nitekim Devrimin ilk yıllarında Fransa’da gücü elinde tutan “Convention”un aldığı olağanüstü önlemler, kendini hemen hemen “diktatörlüğe varan yetkiler”le donattı. Hatta 5 Eylül 1793’te açıklanan Convention bildirisiyle devrim karşıtlarına karşı “Terör (la Terreur)” uygulanacağı ilan edildi. Bildiride, “Kanun adamları, terörü başlatın” deniyordu. Böylece “terör”, tarihte ilk kez “Devlet terörü” şeklinde görüldü ve “terör rejimi”nin başında, yürütme erki “Convention”un kamu “güvenliğinden sorumlu” başkanı Maximilien Robespierre vardı. Yani “terör”, Devrimden sonra Fransa’da, “kamu güenliğini sağlama yöntemi/aracı” olarak uygulanan bir rejim halini aldı.

İnsanlığı aydınlattığı iddia edilen Fransız Devrimi’nin hemen akabinde “terör”ü rejim haline getiren Fransızlar, sonraki yıllarda da işgal ettikleri ülkelerde tam bir “devlet terörü” uyguladılar. Bunu bir yandan bizzat “kendi orduları” ile yaptılar, bir yandan atadıkları “kukla hükümetler” eliyle, bir yandan da destekledikleri veya kurdurdukları “terör örgütleri” aracalığıyla. Yani Fransa, tarihinde “terörden en çok yararlanan ülkeler”den biri oldu. Halen de Mali ve Orta Afrika Cumhuriyeti başta olmak üzere, tüm Afrika’da terör estiriyor veya terör örgütlerini kullanıyor. Türkiye’nin başına bela olan PKK’yı da az desteklemedi hani. “Terör elebaşıları”“Başkanlık Sarayında ağırlama”ya kadar vardırdı işi...

İşte bu Fransa, Paris’te yapılan büyük saldırıya maruz kalıp onlarca (son rakama göre 129) vatandaşını kaybetti. Tabiî saldırı sonrasında “teröre lânet” söylemleri sosyal medyayı kuşattı, siyasilerin söylemlerinin başında yer aldı. Saldırılardan sonra “Fransızlar öldü” diye eylemleri “doğru/yerinde” bulanlar da var, “ne adına yapılırsa yapılsın yanlış” bulanlar da. Bu iki uç söylemin/değerlendirmenin arasında “her frekanstan farklı söylemler”e şahit oluyoruz. İşte bu durum, konuya dair esaslı bir değerlendirme yaparak “Paris’i doğru okuma”yı zorunlu kılıyor. Zira bundan sonrasını doğru anlamlandırmak bu doğru okumaya bağlı.

Paris’teki saldırılara pek çok açıdan bakılabilir ve farklı anlamlar çıkarılailir. Ancak Fransa açısından bakıldığında görünen şu: Dünya “etme-bulma dünyası”dır ve Fransa ettiğini buldu. Saldırılar doğrudur veya yanlıştır, şimdilik ona girmiyorum; sadece vakanın tarihi dayanaklarına baktığımızda “Fransa’nın böyle bir saldırıyla karşılaşması tabiîdir, başka da bir şey beklenemezdi zaten” diyorum. Çünkü hem tarihinde “terör”ü devlet eliyle uygulamış ve “terör rejimi” kurmuş; hem eskiden Cezayir, günümüzde Mali ve Orta Afrika Cumhuriyeti gibi, işgal ettiği ülkelerde acımasız bir terör uygulamış, hem de “terör örgütlerine arka çıkıp palazlandırarak kendi emelleri için kullanmış bir ülke”, beslediği karganın bir gün gözünü oyacağını da beklemeliydi, değil mi?

Özellikle ve özenle bir kez daha vurlamalıyım ki, Paris eylemleri “doğrudur” veya “yanlıştır” demiyorum, sadece realiteden söz ediyorum; eden buluyor işte. Atalarımız ne demiş biliyorsunuz: “Ne ekersen onu biçersin!” Nitekim şu bir gerçek ki; insanlar, kurumlar, devletler vs. hangisi olursa olsun, bugünlerini dün yaptıklarıyla belirlemişlerdir; yarınlarını da bugün yaptıklarıyla biçimlendiriyorlar. O halde ne bulmak istiyorlarsa, onu sağlayacak şeyler yapmalıydılar, bugün de öyle yapmalılar.

Şimdi kendimizi işgal altındaki ülkelerin halkının yerine koyalım. O ülke insanının, annelerin, babaların; kucaklarında ölen çocuklarının bizim çocuklarımız olduğunu, yıkılan evlerinin bizim evlerimiz olduğunu, harap olan şehirlerinin bizim şehirlerimiz olduğunu, bozulan ekonomisinin bizim ekonomimiz olduğunu, işgal edilen ülkesinin bizim ülkemiz olduğunu vs. bir düşünelim ve ona göre cevap verelim. Her şeyleri talan edilen, yok edilen, zulmün en ağırlarına muhatap olanlar biz olsaydık ne yapardık? Şimdi düşünelim:

Mesela; ABD Afganistan’ı işgal etmiş, yıllardır müslüman kanı döküyor. Canı yanan Afganlılar gidip Washington’da bir saldırı yapsalar, buna “terör” mü diyeceğiz? Rusya Çeçenistan’ı işgal etmiş, yıllardır kan döküyor; oraya atadığı zalim bir kukla eliyle Çeçenler’e yapılmadık zulüm bırakmıyor. Canı yanan Çeçenler gidip Moskova’da bir saldırı yapsalar, buna “terör” mü diyeceğiz? İngiltere Ortadoğu’da IŞİD gibi kanlı örgütleri kurarak veya destekleyerek, Irak’ta olduğu gibi bölgeye asker sokarak katliam yapıyor veya yaptırıyor. Canı yanan bölge insanı gidip Londra’da bir saldırı yapsa, buna “terör” mü diyeceğiz? Myanmar’da Budistler müslümanları satırlarla kesip-doğruyor. Arakan müslümanları veya onların ızdırabını yüreğinde hissedenler Myanmar’da bir saldırı yapsalar, buna “terör” mü diyeceğiz? Fransa Mali’yi işgal etti, İslam kültür mirasını yok etmenin yanında, oluk oluk kan akıtıyor; Orta Afrika Cumhuriyeti’nde hıristiyan militanlara kol-kanat gerip müslümanların satırlarla doğranmasını seyrediyor. Canı yanan Orta Afrikalı veya Mali’li müslümanlar Paris’te bir saldırı yapsalar, buna “terör” mü diyeceğiz? Yahudi Terör Üssü İsrail’in işgal ettiği Filistin’de yaptıklarını biliyoruz. Canı yanan Filistinliler İsrail’e karşı bir saldırı yapsalar, buna “terör” mü diyeceğiz?

Bunları kendi iç bünyesinde değerlendirip ona göre cevap vermeliyiz; eylemi yapana kızdığımız kadar, niçin o noktaya geldiğini de hesaba katmalı ve işgalci zalimlere de bir çift laf etmeliyiz; değil mi? Ancak görüyoruz ki “aptalca bir duygusallık”la hereket eden müslümanlar, “masum Fransızlar” edebiyatıyla gaza gelip, çektikleri bütün zulümleri unutuyor, işgaleri yok sayıyor. Oysa biliyoruz ki Batı devletleri bir İslam ülkesini işgal edip katliam yapınca, buna “demokrasi getirme” deniyor ve meşru sayılıyor;  o ülkenin müslüman halkı “işgale karşı cihad” edince de buna “terör” deyip gayrimeşru sayıyorlar. Biz de aynını kabul edip küresel emperyalistlerin borazanlığını yapıyoruz.

Ne var ki, şunu kafamızın içine iyice sakmamız lazım: Cihad, terör değildir. Yalnız, neyin “cihad” olduğuna da “İslami ilkeler” çerçevesinde karar vermek lazım. Mesela, harbî olmayana doğradan saldırmanın da cihad olamayacağı gibi durumları belirlemek lazım. Yine bu cümleden olmak üzere şunu kesin olarak ifade edelim ki: İslam adına hareket ettiğini her söyleyen mücahid değildir. Bu yüzden, “küresel güçlerin maşalığını yapanlar”ın eylemlerini müslümanlara mal edemezsiniz.

“Demokrasi getirme” bahanesiyle İslam coğrafyasını işgal edip ve talan yapan; bunun için de maşa olarak terör örgütleri besleyen ülkeler, gün gelir. kendi ülkelerinde terörü bütün acılığıyla tadarlar. Nitekim Paris saldırılarını IŞİD üstlenmiş. Bu, tam bir “besle kargayı, oysun gözünü” durumundan ibaret. Terörü çıkarı için maşa olarak kullananlar, işte böyle terör bulur.

Müslümanlar, kendilerine, ülkelerine, yeraltı ve yerüstü kaynaklarına, inanç ve kültür mirasına karşı yapılan saldırılar karşısında öylece sus-pus oturacaklar mı? “Gücümüz yetmiyor” deyip sineye mi çekecekler hep. Savaşı ve acıyı işgalci ülkelerin kendi topraklarına yayıp, onların geri çekilmesini sağlayacak taktikler geliştirmek lazım değil mi? İslam tarihinde Bedir, Uhud gibi “cephe savaşları” da var, Hendek savaşı gibi “asimetrik savaş” da, Ka’b b. Eşref’in öldürülmesi gibi “casus savaşı” da, Ebu Busayr’ın hareketi gibi “gerilla savaşı” da var. Ancak bütün bunların öyle şahısların veya grupların kafasına göre değil, “bir plânın parçası olarak ve organizeli şekilde” yapılması lazım. Zira verdiğim örneklerin tümü Rasulullah’ın önderliğinde yapılmıştı.

Bu yüzden, İslam coğrafyasının herhangi bir yerinde işgal ve talandan dolayı canı yanan müslümanların, işgalci gücün ülkesinde eylem/saldırı yapmasına hemen “olmaz” tepkisi göstermemek lazım. Çünkü şunu düşünmeliyiz: Bizim canımız aynı şekilde yansa ne yapardık acaba?

Buraya kadar konuya dair genel bir değerlendirme yaptım. Paris’teki saldırılara dair ise kesin ve net kanaatim şu: Bu saldırıları asla tasvip etmiyorum; İslami ve insani bulmuyorum. Çünkü, diyelim ki canı yanan bir müslüman bu eylemi yapmış olsun; eylem biçimi ve türü tümüyle İslam’a aykırıdır;  o yüzden de İslamilik ile alakası yoktur. Fransa’nın “mali/ekonomik kaynaklar”ına, “yönetim binaları”na veya “idareciler”ine, “güvenlik güçleri”ne veya “askeri üsler”ine vs. saldırı yapılsa neyse; bu “savaş taktiği” olarak olabilirdi. Bir konser salonunu basıp, Fransa’nın işgal faaliyetleriyle doğrudan ilgisi olmayan insanları, ayırt etmeksizin öldürmenin hiçbir İslami gerekçesi ve dayanağı olamaz. Yapılan eylemin İslam ile alakası yoktur; kelimenin tam anlamıyla terördür. Bunun bir “İslami önderlik ve akıl” tarafından, bir “İslami plân” çerevesinde yapıldığına da asla inanmıyorum.

Benim anladığım, asıl olay şu:

“Küresel habis güçler”, Paris saldırılarını “küresel terörle mücadele” adı altında “İslam coğrafyasına yapılacak yeni saldırı dalgasına gerekçe” olarak kullanacaklar. Bunun için de saldırıyı, kendilerini İslam’a izafe eden bir örgüte taşere ettiler. İşin içinde İngiltere-ABD derin yapılarının ittifakı da olabilir, Fransız Derin Devleti ile MOSSAD işbirliği de... Bunların dördünün, Fransa’yı böyle bir topyekün saldırıda öncü kuvvet olarak sahaya sürme plânları da olabilir.

Ancak hangisi olursa olsun, olmayan tek şey şu: Bu tür eylemlerin “İslamilik” ile alâkası yoktur, “İslami akıl ve önderlik” tarafından plânlanıp icra edilen bir eylem olması da sözkonusu değildir.

Giriş Tarihi: 15.11.2015  (2965)


Etiketler: İslam |  Kur'an |  şeriat |  din |  iman |  cihad |  Türkiye |  Muhammed |  Allah |  müslüman |  zulüm |  zalim |  mazlum |  yahudi |  halk |  devlet |  siyaset |  hukuk |  kanun |  yasa |  anayasa |  Faruk Köse |  insan |  insan hakları |  medyatizma |  politika |  meclis | 


Adı Soyadı
E-Mail

0 karakter girdiniz. | 1000 karakter kaldı.
Medyatizma Yandaki numarayı giriniz

 
YORUMLAR

Acaba müslümanım diyenlere bakmak lazım.
KİŞİNİN MÜSLÜMAN OLUP MÜSLÜMAN
KALABİLMESİ İÇİN TAKİP EDECEĞİ İSTİKAMET.
Kişi, Allaha (kainatın yaratıcısı) inanıp ve insanlara göndermiş olduğu son peygamber Muhammed sas'a inandımı Müslüman olur.
Bu müslüman oluşu Muhammed sas'ın getirmiş olduğu kontratda yazılı olan Allah tanımını almakla pekiştirilir.
Yoksa sen her ne kadarda Müslümanım desende bu gün günümüzde T.v. Leptop gibi aletlerle Şeytan Müslüman kılığına girib evlerimize kadar girdi.Çoluk çocuk herkez oralarda eğitiliyor.
ÖNEMLİ OLAYLAR
MÜSLÜMANLARIN VE KAFİRLERİN ALLAH TARİFİ,TANIMI..SEN BU TARİFİN NERESİNDESİN?

16.11.2015 / Hüseyin Şaşmaz


E-Posta: farukkose@hotmail.com       -       Twitter: https://twitter.com/FarukKose52