MESAJLARIM
Müslümanlar birbirlerine merhamet etmeyi öğrenemedikleri müddetçe, dünyanın her yerinde müslümanlara zulmeden küfür güçlerinden de merhamet bekleyemezler.
Milletvekili Yemini ve Leyla Zana’nın Yemin Tavrı // (Faruk Köse)

Facebook da paylaş   Google da paylaş   Twitter da paylaş

18.11.2015

Biliyorsunuz, “Ayrılıkçı Kürt Haraketi”ni temsil eden “terör örgütü PKK”dan ve “PKK’nın politik uzantısı HDP”den hiç hazzetmem. PKK’ya nasıl operasyon yapılıyorsa, PKK’nın politik uzantısı HDP’ye de, şehir yapılanması KCK’ya da, Ayrılıkçı Kürt Haraketi’ne destek veren “basın organları, sivil toplum kuruluşları ve finans/iş çevreleri”ne de ardı arkası kesilmeyen operasyonlar yapılmasını “en doğru terörle mücadele yöntemi” olarak görüyorum. Bu operasyonların Ayrılıkçı Kürt Haraketi tasfiye edilene kadar sürmesi gerektiği kanaatindeyim. Ancak...

Her ne yapılırsa yapılsın, “toptancı bir yaklaşım”dan kesinlikle kaçınılması gerekiyor. Yani operasyonlarda “herkesi aynı kefeye koyup aynı muameleyi çekmek” doğru değil. Kim hangi muameleyi haketmişse, sadece ona gösterilmesi gereken tavır/işlem; onunla teması ne olursa olsun, “suça iştirak etmemiş veya destek vermemişse”, başkasına yapılmamalı. Sözün özü, her ne olursa olsun, asla ve kesinlikle “evrensel hukuk ilkeleri”nden ve “adalet”ten ayrılmamak lazım. Yine bir başka önemli husus; “Kürt ulusu”nun “kimlik ve kişilik değerleri”nin kesinlikle baskılanmamalı ve -eğer varsa-, kendi kimlik ve kişilik değerlerini sürdürüp geliştirebilmesinin önündeki tüm “engeller ve engellemeler” kaldırılmalı.

Bu kriterlere dikkat etmeden yapılacak her muamele hiçbir sorunu çözmeyeceği gibi, “eski sorunlar”ın katlanarak büyümesine ve “yeni sorunlar”ın üremesine yol açacaktır. Sorun çözmek istiyorsak, “eski alışkanlıklar”ı ve “modası geçmiş devletçi refleksler”i terketmesini bilmemiz gerekiyor.

Bu genel “usûl” çerçevesinde, HDP Ağrı Milletvekili Leyla Zana’nın TBMM’deki “yemin tavrı”nda bir sorun olmadığını anlamış olmalıyız. Ayrılıkçı Kürt Haraketi’nin eylemleri beni ne kadar irrite ederse etsin, Leyla Zana’nın “yemin tavrı”da nâhoş bir şey görmüyorum. Bilâkis, “esaslı bir çözümün ilk adımı” olabilecek kadar da gerekli buluyorum.

Zana ne yaptı, hatırlayalım: Meclis kürsüsündeki yeminine Kürtçe başladı. Bunda ne var? Kadın Kürt, ana diliyle konuşmasının mahzuru ne? Zaten “sorun”un bu noktaya gelmesinin ana sebeplerinden biri de “Kürtlerin anadilinin yasaklanması” değil miydi? Bugün o yasak basında, eğitimde, iş çevrelerinde, sosyal etkinliklerde vs. her yerde kalktı da, Meclis’te niye sürüyor? Madem ki “çözümün adresi Meclis’tir” deniyor; o halde “ilk adım”ı böyle atmış olmak, önemli bir “kritik eşik”i geçmiş olma bakımından daha uygun değil mi?

Doğrusu, Zana yeminine Kürtçe başladı diye tavır alınmasını anlamıyorum. Üstelik de söylediği söz güzel bir söz olduğu halde... Ne demiş Zana, bakalım: “Bi hevîya aşîtî kî bi rûmet û mayînde”; yani, “onurlu ve kalıcı bir barış umuduyla...” Yahu ne var bunda? Kadıncağız “bu kirli savaş sürsün” demiyor, “analar varsın ağlasın” demiyor, “birbirimizi yemeye devam edelim” demiyor. Ya na diyor? “Onurlu ve kalıcı bir barış umuduyla” diyor. Kötü mü demiş yani?

Şimdi; “niyeti kötü, barış derken ayrılarak barışı kastediyor” diyenler olacaktır. Artık bu tür yorumlara kulak asacak değiliz herhalde. Modası geçti bunların. Hem, sen de niyetine değil sözüne bak; “söyleyenin niyeti”nin göre değil, “sözün gereği”ne göre yürü. Fena mı olur?

Zana’nın bu sözü Cumhurbaşkanı Erdoğan’a dönerek söylemesini de ben, “Erdoğan’a tavır” olarak değil, “Devletin başı olarak bu barışı ancak sizin iradeniz sağlayabilir” beklentisi olarak yorumluyorum. Nitekim Zana’nın bir süredir “çatışmacı bir yaklaşım”dan uzak durduğunu gözlemlemekteyiz.

Ben böyle düşünüyorum ama bir örnemi yok, zira yetki başkasının elinde. Nitekim gördük, “modası geçmiş devletçi refleks” hemen harekete geçti ve “en yaşlı üye” sıfatıyla geçici olarak Meclis Başkanı görevini üstlenen Baykal, Zana’yı yeminini tekrar etmesi için kürsüye davet etti. Zana tekrarlamayınca da “TBMM Başkanı” sıfatıyla yemini geçersiz saydı.

Aslında Zana’nın yemin tavrındaki tek “vukuat” bu değil. Yemin metninde de değişiklik yaptı. Metnin sonundaki “büyük Türk Milleti” ibaresini değiştirip “büyük Türkiye Milleti” olarak okudu. Yani metni değiştirdi, metne bağlı kalmadı. Böylece “köhnemiş devletçi reflaks”in şimşeklerini üzerine çekti.

Bu ülkede sadece Türkler yok ve yasal veya anayasal olarak, “Türk olmayanı Türk diye vasıflandırmak” doğru değil. Ne kadar yanlış olduğunu geldiğimiz ortama bakarak anlamış olmalıydık. Yani bence sorun, Zana’nın metni değiştirmesi değil, bizatihi metnin kendisi. Anayasanın “milletvekili andı”nı düzenleyen 81. Maddesindeki “yemin metni”ni okursanız bunu açık seçik görebilirsiniz.

Bu metindeki birkaç noktanın tashih edilmesi, bundan sonraki “birlikte ve bütün halde yaşama”nın şartı olarak düşünebilir. Bu kapsamda, Zana’nın attığı adım “doğru bir hamle”ye dönüştürülebilir. Şöyle ki; mevcut metne göre yemin şu ilkeler üzerine yapılıyor:

1- Devletin varlığını ve bağımsızlığını koruma,

2- Vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü koruma,

3- Milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruma,

4- Hukukun üstünlüğüne bağlı kalma,

5- Demokratik Cumhuriyete bağlı kalma,

6- Lâik Cumhuriyete bağlı kalma,

7- Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalma,

8- Toplumun huzur ve refahı ülküsünden ayrılmama,

9- Millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ayrılmama,

10- Anayasaya sadakattan ayrılmama.

Meclis kürsüsünden yemin eden bir milletvekili bu ilkeler üzerine; “büyük Türk Milleti önünde namusu ve şerefi üzerine” yemin etmiş oluyor. İşte Zana, buradaki “büyük Türk Milleti” ifadesini, ülkemizde başta Kürtler olmak üzere başka milletler de olduğu için, “büyük Türkiye Milleti” şeklinde telaffuz ediyor ve bence, evet, metne sadık kalmasa da doğru bir noktayı hatırlatmış oluyor.

Milletvekili yemininin “itikadi durumu” üzerinde duracak değilim. Bunu “Hocalar”a havale ediyor, başka bir hususa geçiyorum.

Evvela “büyük Türk Milleti” ibaresinin “ülke gerçeğine uygun olarak tashih edilmesi” lazım. Yine, yemin metnindeki “Laik Cumhuriyete bağlı kalmak” ve “Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalmak” ibareleri tamamen çıkarılarak; yerine “herkesin kendini bağlı ve sadık hissettiği inanç ya da başka hangi değer varsa, o” konulmalı. Yani her milletvekili, illâ da Laik-Kemalist ilkeler ve rejim üzerine yemin etmek zorunda bırakılmamalı; mesela Hıristiyan bir vekil İncil üzerine, Kemalist bir vekil Laik Kemalist ilkeler üzerine, İslamcı/Müslüman bir vekil Allah ve Kur’an üzerine yemin edebilmeli. Hal böyle olunca, her vekilden, yeminini tutup tutmadığının hesabı, ne üzerine yemin etmişse, onun hukuku ve ilkeleri esas alınarak sorulmalı.

Yemin metnindeki sıkıntılar sadece bu kadar değil; ama şimdilik bu kadarını ifade etmekle yetineceğim. Bir milletvekilini inanmadığı ilkeler üzerine yemin ettirirseniz, yeminine sadık kalmasını da bekleyemezsiniz, değil mi?

Giriş Tarihi: 18.11.2015  (1915)


Etiketler: İslam |  Kur'an |  şeriat |  din |  iman |  cihad |  Türkiye |  Muhammed |  Allah |  müslüman |  zulüm |  zalim |  mazlum |  yahudi |  halk |  devlet |  siyaset |  hukuk |  kanun |  yasa |  anayasa |  Faruk Köse |  insan |  insan hakları |  medyatizma |  politika |  meclis | 


Adı Soyadı
E-Mail

0 karakter girdiniz. | 1000 karakter kaldı.
Medyatizma Yandaki numarayı giriniz

 
YORUMLAR

Doğru söze ne denir.

19.11.2015 / yusuf altıntepe


virgülüne kadar katılıyorum

20.11.2015 / fatih arslan


E-Posta: farukkose@hotmail.com       -       Twitter: https://twitter.com/FarukKose52